Pazartesi, Temmuz 31, 2006 - Bir Geyik Hikayesi...
Aslında Delphi ve arşivbank yazı dizisinin sıradaki konusuyla devam edecektim. Ama malüm sıcaklar iyi bastırdı. Biraz serinlemek adına kaynağını bilmediğim bir geyik hikayesini yapıştırıverdim. Bu sıcakta serinletmedi ama benim hoşuma gitti, belki siz serinlersiniz.
Noel Baba Gerçekten Var mı?
Aslında bu mail bir soru değil, yarı şaka yarı ciddi bir yazı, umarım okumaktan zevk alırsınız... Bir Noel Baba var mı?
Hollandalı göçmenlerin Amerika'ya getirerek orada folklorik bir nitelik kazandırdıkları kişi. 6 aralıkta hatırlanır. Çocukların koruyucu azizi olduğuna inanıldığından standart Noel Baba kıyafetine girmiş kişiler o günlerde çocuklara hediyeler dağıtır. Gerçek Noel Baba Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla uçarak o gece bütün evleri dolaşır ve bacalardan evlere girerek iyi çocuklara hediyeler bırakır. Bugünkü geyik perşembesinde Noel Baba ve geyikleri hakkındaki gerçekleri arıyoruz.
Bilinen hiçbir ren geyiği türü uçamaz. Fakat bu Noel Baba hakkında kuşkuya düşmemiz için yeterli bir sebep değildir. Çünkü yeryüzünde henüz tasnifi yapılmamış 300,000 organizma yaşıyor. Bu türlerin çoğu böcek ve mikroorganizma olması sadece Noel Baba'nın gördüğü uçan ren geyiklerini tamamen ihtimal dışı bırakmaz.
18 yaşının altındakileri çocuk sayarsak dünyada 2 milyar çocuk var, ancak Noel Baba'nın Müslüman, Yahudi, Hindu ve Budist çocukları ziyaret etmediğini düşünürsek, bu sayının sadece %15'i olan 378 milyon çocuğu ziyaret edeceği ortaya çıkar. Nüfus Referans Bürosuna göre her evde ortalama 3.5 çocuk olduğundan ziyaret edilecek ev sayısı 91.8 milyon olur. Her evde hiç olmazsa bir iyi çocuğun var olduğunu kabul edebiliriz.
Noel Baba'nın bütün bu çocukları ziyaret edebilmesi için toplam 31 saat zamanı var. Neden 24 değil de 31? Çünkü dünya üzerindeki farklı zaman dilimleri Noel Baba'nın lehine çalışır ve ona fazladan 7 saat kazandırır. Elbette ki o akıllı bir aziz olduğundan evleri ziyaret etmeye Noel gecesinin girdiği en doğudaki bölgelerden başlayacak ve batıya doğru ilerleyecektir. Bu durumda her saniyeye 822.6 ziyaret düşer. Bu da şu demektir: Noel Baba en az bir iyi çocuğun bulunduğu bir evde kızağı park etmek, kızaktan inmek, bacadan aşağı kaymak, hediye konması için ayrılmış çorap vs gibi şeyleri doldurmak, diğer hediyeleri Noel ağacının altına dağıtmak, yiyecek olarak bırakılan şeyleri yemek, bacadan tekrar geri çıkmak, kızağına binmek ve başka bir eve gitmek için saniyenin yaklaşık binde biri kadar bir zaman harcayabilir.
Bu durmaların bütün dünya üzerinde düzgün olarak gerçekleşeceğini kabul etmek yanlış olur, ancak hesaplamalarda kolaylık olması için öyle kabul edelim. Bu da yaklaşık olarak 120 milyon kilometrelik toplam yola karşılık gelir. Tabi bu arada yeme, içme ve diğer beşeri ihtiyaçları için arada bir durması gerektiğini de ihmal ediyoruz. Buradan basit bir hesapla da görülür ki Baba'nın kızağı saniyede 1040 km hız yapmalıdır. Bu ses hızının 3.000 katı kadardır.
Bir karşılaştırma olması için söyleyelim ki, yeryüzünde insan eliyle yapılan en hızlı araç olan Ulysses uzay keşif aracı saniyede 44 km gibi basit bir hızda hareket eder. Bildiğimiz ren geyikleri ise saatte en fazla 15 km hızla koşar.
Kızaktaki yük te başka ilginç bir noktadır. Her çocuğa yaklaşık 1 kg ağırlığındaki orta boy bir lego takımı hediye getirildiğini kabul edersek, kızaktaki hediyelerin ağırlığının yaklaşık 322 bin ton olması gerektiğini buluruz. Tabi bu hesaplamaya Noel Baba'nın ağırlığı dahil değildir. Resimlerini görmüş olmalısınız, kendisi epey okkalı bir şahsiyettir. Yeryüzündeki aşina olduğumuz geyikler 130 kg dan fazla yükü çekemez. Uçan geyiklerin bundan 10 kat daha fazla yük taşıyacağını kabul etsek bile 8 veya 9 geyikle bu işin yapılamayacağını anlarız. Hesaplanırsa bu kadar yükün taşınabilmesi için 214,200 geyiğin gerektiği görülecektir. Geyiklerin ağırlığı da hediyeler ve Noel Baba'nın toplam ağırlığına eklenirse 354,430 ton yük olacaktır. Buna kızağın kendi ağırlığı dahil değildir. Kıyaslamak gerekirse bu bir transatlantiğin yaklaşık 4 katı kadardır.
1040 km/sa hızla giden yaklaşık 360,000 tonluk bir kütle muazzam bir hava sürtünmesi oluşturacaktır. Bunun sonucunda geyikler dünya atmosferine giren uzay araçları veya meteorların ısınması gibi ısınacaktır. Bu ısınma öndeki geyik çiftinin her birine saniyede 14.3 quintillion joule ısı enerjisi verecektir. Kısaca ikisi de derhal alevler içinde kalacak ve bu alevleri arkadaki çifte ulaştırarak onları tutuşturacaktır. Bunu sağır edici şiddette sonik bir patlama izleyecektir. Yanmaya başlayan her yeni çift aynı etkiyi sağlayacaktır. Tüm ren geyiği filosu saniyenin 1000 de 4.6 gibi bir kesri içinde buhar olacaktır. Bu arada Noel Baba'nın kendisi yerçekiminden 17,500 kat daha büyük bir merkezkaç kuvvetin etkisinde kalacak ve 120 kiloluk cüssesi kızağın arkasına 1941756.75 N'luk bir kuvvetle yapıştırılacak ve vesikalık fotoğraf gibi kalacaktır.
Sonuç olarak, Noel Baba herhangi bir Noel zamanında hediye dağıtmaya kalkıştıysa, şimdi ölü olmalıdır.
Yukarıda yazılanlar Baba'yı ölüme mahkum etmişti, ancak tamamen klasik fizik yasalarına dayalı açıklamalardı. Aslında Baba'yı kurtaracak bir yol var: O da quantum ve relativite fiziğinin yasalarıdır. Şimdi quantum ve relativite fiziğinin yasalarını kullanarak Baba'yı kurtarıp kurtaramayacağımıza bakalım.
Evet. Doğrusunu isterseniz, quantum fiziği Baba'yı kurtarır. Çünkü o analizde Baba'nın özel durumunda önemli hale gelen quantum olayları hiç göz önüne alınmadığından, açıklamalar ciddi bir şekilde yanlıştır. Nedenlerimizi yine madde madde sıralayalım.
Verilen bilgilerden de açıkça anlaşılıyor ki, Noel Baba'nın bazı fiziksel niceliklerini %100 kesinlikle biliyoruz. Örneğin, kuru bir Aralık atmosferinde uçan bir ren geyiğinin limit ya da terminal hızı kesinlikle biliniyor. Baba'nın, geyiklerin, kızağın ve hediyelerin toplam kütlesi de, Baba hediye dağıtımına başlamadan hemen önce kesinlikle biliniyor. Hatta Baba'nın doğudan batıya doğru uçması gerektiğini, yani hız vektörünün yönünü de biliyoruz. Bütün bu bilgileri birleştirdiğimizde % 100 kesinlikle neyi bilmiş oluyoruz? Tabii ki Baba'nın momentumunu. Momentum nedir? Bir cismin kütlesi ile hızının çarpımıdır. Örneğin 1000 kg'lık bir araç saniyede 30 m hızla batıya doğru gidiyorsa, aracın momentumu 1000*30 dan 30,000 batıya doğrudur. Demek ki bu bilgiler bize Noel Baba'nın momentumunu kesinlikle bilme imkanı sağlıyor.
Pekii, Heisenberg belirsizlik ilkesine ne oldu? O da nedir? Bir cismin nerede olduğunu % 100 kesinlikle bilirseniz, onun momentumunu hiç bir şekilde bilemeyeceğinizi, ya da bir cismin momentumunu % 100 kesinlikle bilirseniz onun her hangi bir anda nerede bulunduğunu asla bilemeyeceğinizi söyleyen quantum fiziği yasasıdır.
Bu yasayı Noel Baba'nın durumuna uygularsak görürüz ki, Noel arifesi gecesi verilen herhangi bir anda Baba'nın nerede olduğunu bilmenin hiç bir yolu yoktur. Hatta quantum saçılması sebebiyle herhangi bir anda yeryüzünün her hangi bir yerinde olabilir. Dahası her yerde olabilir. Yani, Baba'nın bütün hediyeleri dağıtmak için bırakın 31 saati, 24 saate bile ihtiyacı yoktur. Hepsini aynı bir tek anda dağıtıp, sonra da kızağına atlayarak gelecek Noel'i beklemek üzere Kuzey Kutbu'ndaki evine gidebilir. Hediye dağıtma işini bütün geceye yayıyorsa, bu sadece evlere herkes uyurken girmek istemesinden dolayıdır.
Sadece quantum fiziği değil, relativistik fizik yasaları da Noel Baba'nın lehine işler. Baba'nın ren geyiği filosu ışıktan hızlı giderek zamanda geriye gidebilir. Yani, Baba ara sıra takyonik hale geçerek zaman yolculuğu yapabilir. Bu durumda hiç bir sorun kalmaz, çünkü bizim ölçümlerimize göre 1 gecede gerçekleşen hediye dağıtma işini Baba kendi zaman akışına göre istediği kadar uzun sürede tamamlayabilir. Hatta bütün hediyeleri bir anda kızağına yüklemek zorunda bile kalmaz. Parça parça taşıyarak da dağıtabilir.
Lavoisier'nin Kellesi
Kimya biliminin dehası Lavoisier'nin, asıl eğitimi hukuktu ve Paris Barosu'na kayıtlı bir avukattı. Bilimsel gözlem ve yorum üzerine yaptığı konuşmaları ile ünü bütün dünyaya yayılmıştı. Kimya bilimini reddeden yobazların kafasını gösterip "Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz" dediği için tutuklandı. Aynı gün yargılanıp ölüme mahkum edildi.
Lavoisier, matematikçi Lagrange'i çağırdı. "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam bil ki, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarız."
Lavoisier'nin kafası kesildikten sonra sepete düştü ve gülerek iki kere göz kırptı.
Matematikçi Lagrange diyor ki, "Lavoisier'nin son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar ufunet üretmek için asırlarca karanlıkta sürünecekler..."
Osman Efendi'nin Ağrıları
Osman Efendi bir sabah müthiş bir başağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır.Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük başağrısı yanısıra gözleri de yaşarmaya başlar. Baska doktorlar çağrılır... Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyıdurduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır...
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşlari hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsvicre moda, Zürih'e gidilir.Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Sonuç: Efendi'ye teshis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde-geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi "Berber Mehmet" cağrılır Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. "Beyim" der,"Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?" Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş. "Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir.Başağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabilecegi kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Şimdi bu gerçek hikayeyi niye anlattık?
1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek..... 2. Bazen büyük sorunların cok basit çözümleri olur. 3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
Editörün Notu : Hala serinlemediyseniz, hızlı hızlı yazıyı baştan aşağı bi kaç kere daha okuyun.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Salı, Temmuz 11, 2006 - Usta Bu Kaç Para ?
Son zamanlarda artış tirendi gösteren bir mevzu var. Her kafadan bir
ses çıkıyor. İşin içinde cukka (para) oluncada tüm dikkatler bu
başlıklara çevriliyor. Meğer yurdum programcısı aç ve sefil bir
vaziyette gezerde sesini forum köşelerinden başka bir yerde
duyuramazmış. Avazı çıktığı kadar bağırıyor adeta. Şöyle bir kafayı
çevirip bakıyorum muhteremlere doğru. Hani yazdıklarından pek
anlaşılmıyor kimin ne kadar dertli olduğu. Kimisi ailesini
geçindiriyor.Çoluk çocuk sahibi. Kimisi okul masrafını çıkarmaya
çalışıyor. Kimisi ek iş olarak yürütüyor "olsada olur olmasada"
gibilerinden. Kimiside "aman yapıyoruz işte üç beş kuruşta kazansak ne
olurcu..."
Sormuş biri. "Hocam şu özelliklerde, şöyle bir
iş yapacağım. Ne kadar ücret isteyim ?" Biri ordan cevap vermiş.
"Fiyatı inşaat ameleleri gibi yevmiye usulüne göre belirle". Bir diğeri
demiş "olmaz sen işçisin ne yevmiyesi, saat ücretli çalış" diye.
Velhasılı ikram herkes kendine göre yazılımcı, web tasarımcısı,
grafiker. Ancak iş konusunda tecrübesi çok olan, piyasayı iyi takip
eden emeğinin karşılığını net isteyebiliyor. Diğerleri Allah ne
verdiyse artık.
Her iş kolunun bir sendikası var. Her
esnafın bir odası. Alt limit üst limit tarifeleri belli yani. Ama bizim
iş standartları olan bir iş değil ki. Kimisi üyelik sistemli, kimisi
tek kullanıcılı, kimisi çok kullanıcılı bir sürü çeşit yazılım ve
tasarım yapılıyor. Tabiki aynı sektörde aynı modüllerden oluşan
yapılarda da kalite ve performans farkı olabiliyor. Bu biraz aynı
gramaj ve ayarda altın bilezikten farklı desen ve şekillerde takı
çıkarmaya benziyor. Ama en azından altın takıda bir gramaj ve ayar
taban fiyatı var. Üstüne bir tek işçilik ve maliyet konunca fiyat belli
oluyor.
Peki biz fiyat belirlerken hangi ayara, hangi
gramaja bakmalıyız. İşte bu kısa yazımızın konusu bu. Tabi burda
yazacaklarım benim kişisel tecrübelerimi ve düşüncelerimi
yansıttığından kimseyi bağlamaz. Siz yine tutturabildiğinize
satabilirsiniz uygulamalarınızı ve tasarımlarınızı.
Yazılım Ücretlendirirken Dikkate Alınması Gereken Noktalar
- Her
şeyden önce eğer bir yazılım firmasıysanız ücret belirleme işlemi için
ticari faaliyet sahanızı iyice analiz etmelisiniz. Pazardan karpuz bile
alırken müşteri, tezgah tezgah geziyor ve karpuzun iyisini, ucuzunu
veren yeri bulmaya çalışıyor. Çevrenizi iyi araştırın. Benzer
uygulamalara diğer firmaların, veya tanıdığınız bireysel
yazılımcıların/tasarımcıların istedikleri fiyatları düzenli olarak
takip edin. Bu fiyatların ne altında ne üstünde olmamaya özen
gösterin. Tabi uygulamanıza has özellikleride dikkate alarak.
- Geliştireceğiniz
yada tasarlayacağınız yazılım ilgili sektörde ne kadarlık bir kitleye
hitap edebilir. Tek bir firma için geliştirilecek uygulamadan elde
edilecek gelirle, aynı sektörde birden fazla firmaya hitap edecek
uygulamadan elde edilecek gelir takdir edersiniz ki farklı olacaktır.
Pazarcıların söylediği "sürümden kazanmak" deyimi sanırım bu tür
durumlar için ifade edilmiştir.
- Uygulamayı
yada tasarımı sıfırdanmı yapacaksınız ? Yoksa mevcut bir inşaat
temelinin üstüne katmı çıkacaksınız. Kişisel görüşüm bir işi sıfırdan
yapmak çoğu kez mevcut ve başkaları tarafından geliştirilmiş yapının
üzerine kat çıkmaktan iyidir. Ancak OOP dillerinin sağladığı imkanları
ve iyi tasarlanmış, temeli sağlam yapıları bu görüşümün dışında
bırakıyorum. Aynı zamanda bir işi sıfırdan yapmak demek daha fazla
zaman, daha fazla iş gücü dolayısıyla daha fazla maliyet demektir.
- Yapacağınız
uygulamanın iş sektörü hakkında ne kadar bilgiye sahipsiniz. Bir sürü
iş kolu var. Tüm iş kollarınıda ezbere bilemezsiniz. Ama özel olarak
bir sektöre yönelik yazılım geliştirecekseniz ilgili iş kolunda ne
yenir, ne içilir, ne konuşulur gibi Teknik detay bilgilerine
ihtiyacınız olacaktır. İlgili iş kolunun teknik dokuman ve işleyişi
hakkında ne kadar bilgiye sahip olursanız talep edeceğiniz ücreti
belirlemekte o denli kolay olacaktır. Burada ki esprilerden biride
cirosu yüksek müşterinin getirisi daha fazla olur anlayışıdır. Tabi
müşterisinede bağlı biraz.
- Eğer benzer bir
uygulama yada tasarımla daha önce uğraşmışsanız işiniz kolay. Aşağı
yukarı ne kadar satırı, kaç kişiyle, kaç günde yazacağınızı bilirsiniz.
Bu işi yaparken tüketeceğiniz eforu yerine koymak için ne kadar yer, ne
kadar içer ve motivasyon için ne kadar eğlenirsiniz bilirsiniz. İşin
sıkıcı noktalarını, bağlamlarını bilir, bu bölümleri uygun personele,
olmadı eşe dosta havale edebilirsiniz. Buda size yol su elektrik olarak
geri döner ve maliyetinizi düşürebilirsiniz.
- Tabi
uygulamanın fiziksel bir maliyetide olacaktır. Örneğin bir web
tasarımında alınacak hizmete bağlı domain ve hosting masrafları,
yazılacak uygulama ile birlikte kullanılacak çevre birimleri gibi.
Üstüne üstlük birde yazılım firması sahibiyseniz yanınızda
çalıştırdığınız personel giderlerinide maliyete eklemek zorundasınız.
Bireysel çalışanlar için ev ahalisine ayıracakları zamanı parasal
olarak karşılayamayacaklarından bir tavsiyede bulunamayacağım. Ama bu
işin sonunda elde edeceğiniz geliri yakınlarınızla paylaşarak bu durumu
kısmen hafifletme yoluna da gidebilirsiniz.
Sanırım
bundan daha fazlasıda vardır benim klavyenin tuşlarına gelmeyen. Ama
dillendireceklerim şimdilik bu kadar. Tüm bu noktalar ışığında hala ne
ücret isteyeceğinizi bilemiyor musunuz ? O zaman bizim ceviz'in
muhterem kalbur üstü cematinin söylediklerinede bir göz atın.
İçlerinden bir kaçı size uyacaktır. Ben kendi adıma kısaca bir formül
uydurdum bu görüşler doğrultusunda.
Aylık Net Gelirim : 2.000 YTL Günlük Standart Çalışma Sürem : 8 Saat (Ortalama) Aylık Toplam Çalışma Saati : 8x20 = 160 saat/iş günü (Ortalama) Saat Ücretim : 12,5 YTL.
İşte benim formülüm.
Fiziksel Maliyetler + (Ortalama Çalışma Saati x Saat Ücretim)
Kolay görünüyor değil mi? Aşağı yukarıda tutan bir hesap tarzıdır.
Kafa karıştırmaz, yormaz. İnsanın emeğine ücret talep etmesi zor bir
iştir. Kolayı yapabileceğiniz diğer bir işle benzer formülasyonu
uygulamak olabilir. Seçim sizin. Bu kadar yazı yazdık. Bu yazıdan elde
etmemiz gereken geliri hesaplayarak konuyu kapatalım.
Çalışma (Yazma) Süresi : 45 Dk. Fiziksel Maliyet : Klavyem biraz eskidi, azcıkta elektrik yaktık bizden olsun. Alınacak Ücret : 9,375 YTL. Fatura kesilirse : + KDV
Blogcu müdüriyeti hesap numaram sizde var. Düze tamamlar yatırırsınız artık.
Bir yazının daha sonuna geldik. Başka yazılarda görüşmek dileğiyle esen kalın, hoşçakalın.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Temmuz 9, 2006 - Para, Para, Para...
Varlığı bir dert yokluğu yara. Yada tersi. Derlerki para icad edilmeden önce takas sistemi vardı. Her çeşit mal, hizmet, ürün ile başkasını change etme olayı yani. Ya takastan önce ne vardı ?
Paralıda parasızda olunmuyor. Paralı olursan mizacın kayabiliyor. Sonuçta kişiliklerini, cinsel tercihlerine kadar bir çok şeyini değiştirenler var. Servetin gelip geçici olduğunu göremedikleri için. İnsanlığını unutanlar var. Haksızlığı parayla satın alarak hak edinenler. Hak gasp edenler var. Hak yiyenler. Yoksul olursan dünyevi yaşamında sıkıntı çekiyorsun. Birey olarak kendini bir yana bıraksan bile bakmakla mükellef olduğun bebeciklerin, kuzucukların sıkıntı çekmesin istiyorsun. Henüz 10 yaşındaki oğlum bile dünyanın parayla idare edildiğini, savaşların, cinayetlerin para için yapıldığını iyice bellemiş. Haftalığına zam istiyor. Her gördüğüne asılıyor. Geçen gün uzun bir nutuk çektim bu konuda kendisine. Ama nafile, biliyorum ki yeryüzünde satın alma işi parayla olduğu, insan nefsi doyumsuz olduğu sürece bitmeyecek istekleri.
Mezara götüremeyeceğimiz para. Gerçekten insanlıktan nasibini alamamışları insan kılığında gösteren para. Her derde çare olamadığı halde, onsuzda yapılamayan para.Kimi zaman hakkıyla, alın teriyle kazanılan, kimi zaman türlü dalaverelerle, başkalarının hayatına mal olacak şekilde kazanılan para.
Paraya değer veren bunun yanında insanlıkla alakası olmayan o kadar çok kişi tanıyorum ki. Paraya tapınan gözü kapalı o kadar çok insan var ki. Gördükçe eski çağlarda, taş devri halkları gibi yaşayası geliyor insanın.
Bazen emeğinin karşılığınıda alamıyor insanlar. Mazlum, sessiz sessiz gözünün içine bakıyor işvereninin. Belki içinden "ciğeri beş para etmez" diye geçirerek. Varoşları düşünüyorum, geçmişten gelen bir varoş bebesi olarak. Çocukken böyle tasaları olmuyor varoş bebelerinin. Zengin fakir onlar için bir. Yeterki oynasınlar doya doya, kana kana. Ve hayat akıp gidiyor. Paralı yada parasız. Tasalı yada tasasız. Bir dost selamını, tatlı bir tebessümü arar oluyor insan. Çıkarsız, umarsız...Ama olmuyor. Çevrende kümelenenler hep menfaat için var olmuşlar sanki. Karşılıksız hiç bir şey yapmıyorlar. Paralı, paracı, menfaatçi dostlar.
Oysa "Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun" diye canını feda eden bir ecdadın torunlarıyız. Hakkını veremesekte...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Haziran 16, 2006 - Programcılar Sorunlu mu?
18 sene oldu. Dün gibi mazi.Yaşlandıkça insan hatırlamakta zorluk
çekiyor. Kokuları, renkleri, isimleri, yerleri hatırlayamıyorum çoğu
zaman. Ama kodu, kodumu, kodunu ve godumun godunu hiç unutmuyorum.
Belki harf harf kazınmıyor belleğime, belki kelime kelime bilinmiyor.
Başkasının gözüyle bakınca tren geçiyorsada, kendi gözümle bakınca kara
treni, ovayı, çayırı, kenarında akan dereyi, içinde yüzen balıkları ve
daha nicesini her bir ince ayrıntısıyla hatırlıyorum kodlarımda.
Sıradan bir günde sıradan işler yapmakta vardı. Keyfekeder zevki,
sefayı sürmekte. Nedensiz ve anlamsız bir kuru inattan girdim bu
işlere. Şimdi...Şimdi çıkmak istesemde çıkamıyorum. Sanki belimden,
ellerimden zincirlemişler, sanki yaşamda bilgisayar manyaklığından
başka bir şey yokmuş gibi. Bu yazıyı yazarken bile "hadi gideyim bir
nargile keyfi yapayım" geçti kalbimden. Nerdeee ? Başıma silah dayayan
mı var ? Aman dur şunu bitir öyle git diyen mi ? Olmazsa olmazlarımın
çeteresi bile 3-5 satırı geçmezken bilgisayar salmadı beni yine bir
yere.
- Abi nereye ? Ne nargilesi. Boş ver hafta sonu gidersin. Beni
bırakıp gitme. Bak benden daha iyi dostun mu var. Kime güveniyorsun ?
Bana mı? Diğerlerine mi? Kimi seviyorsun beni mi ? Diğerlerini mi?
Ahhhh ahh. Ne gırgır ne şamata. İnsanın feleğini şaşırtıyor bu
alet. Gündelik yaşamda her birimiz farklı hayatlar sürerken bir sürü
sıkıntılı işle uğraşırız. Sıkıntımı atıyorum. Atıyor muyum ? Daha iyi
bir yolu yok mu? Aklım sadece bu alete, buraya odaklandığından mıdır
nedir kendimi unutuyorum, kendimi kaybediyorum, ya da kendimi
avutuyorum.
Her insanın mizacı farklıdır. Kimisi çok espriyel, kimisi
somurtkan, kimisi alıngan. Programcıların esprili olanına çok nadir
rastlarsınız. Sanki hayatı ve içindekileride onlar kodlamışlardır.
Gerçek yaşamda yolunda gitmeyen işin düzeltilmesi, bilgisayarda yolunda
gitmeyen bir işlem parçacığının düzeltilmesi kadar kolay olmayabilir
çoğuz zaman. İnsanların arasına karışmakta zorluk çekeni çoktur.
Çevrenize bakınca "aaa bak bu programıcıymış" dersiniz ! daha kendi
algortimasından bi haber olanlara. Kendi kaynak kodunun farkında
olanlarsa yaşamı umursamazlar çoğu kere.
Yaşamın kendisi de sanal bir alemdir onlar için. Çoğu kez sanal
alem gerçekliğin ta kendisidir onlar için. Aynaya nadir bakar, az uyur,
az yer, az konuşur, öz konuşur programcılar. Az dost edinir, dostlarıda
kendilerinden olur programcıların. Dostluk olupta muhabbet geyiğe kolay
kolay dönmez, yine kodlar, teknolojiler ve bilgisayar konuşulur.
Hani derler ya denizcinin parası bol karısı dul olur diye.
Programcının ki hem dul hemde fakirdir ilgiden yana. Parası bol olsada
adam akıllı yemeyi, eğlenmeyi bilmez ki. Hasbel kader iyi bir patronu,
iyi bir sektörü, yada iyi bir çevresi varsa, zaman zaman elinden tutup
çekip alırlar bir süreliğine kodcuklarından koparıp, gerçek hayata
götürürler.
Gerçek hayattan sanal alemine, kodlarına dönüncede başlar diğerleri
gibi. "Programcılar Sorunlu mu ?" diyerek kendini sorgulamaya ?
Sen söyle hakim bey, Suç Kimde ?
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Haziran 11, 2006 - Delphi 2006 ve ASP.NET İle Arşivbank Site Tasarımı -3-
Gözüme artık bir Türk dizi film klasiği gibi görünmeye başlayan yazı dizimizin 3 ncüsüne hoş geldiniz.
Bu yazımızda Arşivbank sitesinin tasarımında gerekli malzemeler arasında saydığımız CSS dosyaları ile bir önceki yazıda kısaca değindiğimiz ASPX - ASCX sayfaları üzerinde duracağız.
Yeni bir ASP.NET projesiyle birlikte BDS 2006'nın bizim için oluşturduğu dosyaları sıralarken bunlardan birininde WebForm1.ASPX olduğunu belirtmiştik. Ayrıca hatırlamak bakımından ASPX ve ASCX sayfalarının (dosyalarının) tasarımla kodlamayı birbirinden ayırmak için kullanıldığından söz etmiş ve buna ilişkin sayfa içeriklerini göstermiştik.
Diğer web betik dilleriylede kullanılan sayfa içeriğinin belli şartlara göre belli yerlerinin değiştirilmesi, kalan kısımların standardizasyonun sağlanması bakımından aynı kalması için sayfayı enust, orta, sol, sag ve enalt olmak üzere 5 temel parçaya bölmeye karar verdim. Bu sayfaların yerlerine bağlı olarak ilgili CSS dosya şablonlarını yerleştirdim.
En üstte bir banner ve ana gezinti bağlantıları, solda gezinti bağlantıları, sağda yönetim panelleri ve kısa duyuru başlıkları, en altta telif hakkı, tasarım bilgileri vb., ve ortada haberler ve kullanıcı seçimine göre ilgili sayfalar çıkacak biçimde yapılan tasarımda şimdilik bir tane ASPX sayfası ve oldukça fazla ASCX sayfası bulunmaktadır.
ASCX sayfaları .NET dilinde User Control (Kullanıcı Kontrolü) Page olarakta anılmaktadır. Daha öncede belirttiğimiz gibi tek başlarına published (yayımlanma) edilmeleri mümkün olmayan bu sayfalar ancak bir ASPX sayfasına tutturularak kullanılabilmektedir. Bizim tasarımımızda mevcut tek ASPX sayfasının üzerinde aşağıdaki resimde görülen user control (ASCX)(Kullanıcı kontrol) sayfaları bulunmaktadır.

Tabi biraz hızlı gidiyoruz. Yürümeyi bilmeyen birinden koşmasını beklemek olmaz. Delphi IDE'yi kullanmayı bildiğinizi varsayıyorum. Eğer buraya yabancıysanız biraz mıncıklayın çabuk öğrenirsiniz.
Yeni bir ASP.NET projesi oluştururken BDS'NİN otomatik oluşturduğu WebForm.ASPX sayfasının adını default.aspx ile değiştirdim. Ve her yeni user control sayfasını File > New > Other > ASP.NET User Control seçenekleriyle tek tek oluşturdum.

Oluşturduğum User Control sayfalarını aspx sayfalasına statik olarak bağlamak için BDS desing sekmesine geçip ilgili UserControl sayfasını project manager'dan default.aspx sayfasının üzerine sürükleyip bıraktım. Project manager'i görüntülemek için CTRL+ALT+F11 yapın. BDS içinde sayfanın adıyla, koduyla, tasarımıyla ve geçmişiyle ilgilenmek içinde aşağıdaki resimde görülen sekmelere tıklayın.
 Bu basit sürükle bırak işleminin arkasından BDS bizi bir sürü dertten kurtarıp User Control sayfasıyla ilgili bilgileri aspx sayfamızda page direktifinden sonra ilgili yerlere yerleştiriyor.
<%@ Page language="c#" Debug="true" Codebehind="default.pas" AutoEventWireup="false" Inherits="Default.TWebForm_Default" Trace="false"%>
Her bir usercontrol tanımı aspx sayfamıza kod olarak bu bildirimlerle ekleniyor. <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="enust" Src="enust.ascx" _fcksavedurl=""enust.ascx"" %> <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="sol_sidebar" Src="sol_sidebar.ascx" %> <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="default_orta" Src="default_orta.ascx" %> <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="sag_menubar" Src="sag_menubar.ascx" %> <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="enalt" Src="enalt.ascx" %> <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="orta_yazi_sablonu" Src="orta_yazi_sablonu.ascx" %>
Dikkat ettiyseniz daha tek satır kod yazmadık. Bütün işi BDS bizim için yapıyor. Yukarıdaki user control sayfa deklarasyonunu incelemenizi öneririm. Tüm .NET platformunda geçerli olan bu söz dizimiyle ilgili bir imdat merkezine uğrayın. Ben dilim döndüğü kadarıyla tercüme edeyim.
<%@ Page language="c#"
Üzerinde çalıştığımız sayfa tanımını deklare etmek için kullandığımız ayan beyan ortada. language="c#" bildirimi sayfanın konuştuğu dili anlatıyor. Biz BDS ile yazıyoruz ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Bencede ama anladığım kadarıyla BDS derleme aşamasında sayfaları C# ile uyumlu derliyor olmalı. Dil olarak VB, JS gibi dilleride seçebiliyoruz. Her bir ASPX sayfasında sayfa direktifinden yanlızca bir adet bulunabilir.
Debug="true"
Değerini işimiz bitip yayına vereceğimizde false yapıp kapatıyoruz ki .NET tasarım yapmadığımızı bilsin.
Codebehind ="default.pas"
ile bu aspx sayfasının ilişkili olduğu kodlama unit dosyasını gösteriyoruz. Bu biraz dfm-pas ilişkisine benziyor. Ancak tam olarak böyle değil. Çünki aspx uzantılı sayfa içeriği kendi içinde barındırılıyor.
Inherits="Default.TWebForm_Default" Sayfa oluşturulurken kullanılacak sınıf tanımı. TWebForm_Default = class(System.Web.UI.Page) Trace="false" Sayfa oluşumu ve yayımı esnasında tüm ayrıntılarıyla değişen durumlarını, istemci-sunucu arasındaki diyalogları izlemek için "true" kapatmak için "false". Çok kullanışlı bir icat olmuş. <%@ Register TagPrefix="uc1" TagName="enust" Src="enust.ascx" %> Sayfaya statik bir user control tutturmak için kullanılan söz dizimi. Dinamik tutturmayı ileride göreceğiz. Sık sık kullanacağımız işlemlerde örneğin aynı tasarımı birden fazla yerde kullanmamız gerektiğinde User Control sayfalarından faydalanmalıyız. Arşivbank tasarımında orta sayfa hariç diğer bölümler sitenin tüm bölümlerinde aynı olacağından ana sayfayı (default.aspx)'i 5'e bölüp her bir bölüme bir UserControl ekledim. Orta bölümdeki usercontrol sayfasını ise talebe göre değişecek şekilde tasarladım. Şimdilik bir kullanıcı kontrolü sayfasının dinamik olarak bir sayfaya dahil edilmesine ilişkin BDS pas kodunu vererek bu yazıyıda bitiriyorum. procedure TWebUserControl1.Page_Load(sender: System.Object; e: System.EventArgs); Var osyf : Integer; begin osyf := 0; if (Assigned(Page.Request.Params['t'])) AND (Page.Request.Params['t'] <> '') then osyf := Int32.Parse(Page.Request.Params['t'].ToString) else osyf := 0; case osyf of 0 : begin Label1.Text :='Arşivbank Hakkında'; Label2.Text :='Arşivbank Konsepti'; PlaceHolder_Yazi.Controls.Add(Page.LoadControl('default_orta.ascx')); end; 1 : begin Label1.Text :='Arşivbank Projesi Hakkında'; Label2.Text :='Arşivbank Tasarlama ve Gelişim Süreci'; PlaceHolder_Yazi.Controls.Add(Page.LoadControl('orta_about.ascx')); end; 2 : begin Label1.Text :=''; Label2.Text :='Arşivbank Proje Ekibi'; PlaceHolder_Yazi.Controls.Add(Page.LoadControl('proje_ekibi.ascx')); end; 3 : // Geliştiriciler için yönetim paneli begin Label1.Text :=''; Label2.Text :='Geliştirici Girişi'; PlaceHolder_Yazi.Controls.Add(Page.LoadControl('gelistirici_login.ascx')); end; else begin Label1.Text :='Arşivbank Hakkında'; Label2.Text :='Arşivbank Konsepti'; PlaceHolder_Yazi.Controls.Add(Page.LoadControl('default_orta.ascx')); end; end; end; Devamında görüşmek dileğiyle, esen kalın.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Ah bir öğrensem şu bilgisayar işini. Bırakıp gideceğim bu yerleri bu işleri.
Kategoriler
Af BuyurArsivimKOD BANKASI
Arkadaşlarım
|